Bazı sesler vardır; sahibini görmeden tanırsınız. Bir filmde, dizide, animasyonda ya da belgeselde duyduğunuzda “Bu sesi bir yerden hatırlıyorum” dersiniz. Fakat o sesin arkasındaki insanı çoğu zaman tanımayız. İşte Oğuz Toydemir, yıllardır hayatımıza farklı karakterlerin, farklı oyuncuların ve farklı hikâyelerin sesi olarak dokunan ama kendisini çoğu zaman mikrofonun arkasında tutan sanatçılardan biri.
Oğuz Toydemir’in hikâyesi yalnızca bir seslendirme sanatçısının kariyerinden ibaret değil. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV Bölümü’nde aldığı eğitimin ardından radyoculukla başlayan yolculuğu; çizgi film, animasyon, sinema, televizyon, belgesel, reklam, sesli kitap ve dublaj çalışmalarıyla yıllar içerisinde genişleyen çok yönlü bir sanat serüvenine dönüşüyor. “Jetgiller”den “Gotham”a, “Agents of S.H.I.E.L.D.”dan “Avengers: Endgame”e, animasyon karakterlerinden Hollywood’un birbirinden farklı oyuncularına kadar uzanan geniş bir çalışma geçmişi bulunuyor.
Fakat Oğuz Toydemir’i yalnızca seslendirdiği yapımlar üzerinden anlatmak da yeterli değil. Çünkü onun sanat yolculuğunun içerisinde yazarlık ve resim de var. 2002 yılında “Bir Şans Daha” isimli öyküsüyle kısa film öyküsü dalında ödül alması, portre ressamlığıyla ilgilenmesi ve bugün seslendirme çalışmalarını dijital dünyanın olanaklarıyla sürdürmesi, karşımızda tek bir sanat dalına sığdırılamayacak bir isim olduğunu gösteriyor.
Bugün seslendirme sektörünün geçmişten bugüne geçirdiği değişimi, sanatçının görünmeyen emeğini, dublajın perde arkasını ve yapay zekânın seslendirme dünyasında yarattığı büyük dönüşümü konuşacağız. Biraz geçmişe dönecek, biraz bugünü sorgulayacak ve belki de en önemlisi, yıllardır duyduğumuz bir sesin arkasındaki Oğuz Toydemir’i tanımaya çalışacağız.
İznik Gazetesi olarak, mikrofonun arkasındaki sanatçının hikâyesini bu kez mikrofonun önüne taşıyoruz.
Sinema-TV eğitimi almış, radyoculuk yapmış, çizgi film ve animasyon dünyasından geçerek dublaja yönelmiş bir sanatçısınız. Bugün geriye baktığınızda Oğuz Toydemir’i aslında hangi meslek tanımlıyor: seslendirme sanatçısı, oyuncu, anlatıcı, yazar, ressam, yoksa bütün bunların birleşimi mi?
Seslendirme sanatçısıyım diyebilirim ama diğerleri için; hepsinden biraz diyelim.
Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV mezunusunuz. Sinema eğitimi almış olmanızın dublaj sanatçılığına katkısını yıllar içerisinde daha fazla mı hissettiniz, yoksa okulda öğrendiklerinizden tamamen farklı bir dünyanın içerisine mi girdiniz?
Evet, dediğin gibi, sinema ile dublaj farklı dünyalar. İkisinin ilgisi yok.
Radyoculukla başlayan bir yolculuğun sizi dublaj sanatçılığına götüreceğini o günlerde tahmin ediyor muydunuz? Mikrofon başındaki Oğuz ile bugün stüdyoda karakterlere hayat veren Oğuz arasında sizce ne değişti?
Aslında önce dublaj başladı (Senkron Stüdyo). Tam başrollere yelken açarken, bir heves Kent FM’de radyoculuğa geçtim ☺ 2 sene kadar sonra yine dublaja döndüm (Senkron ve sonra uzun yıllar güzel Promay yılları) ve bu güne kadar geldi. Burada da ikisi farklı şeyler. Dublaj teknik bir konu. İyi taklit, iyi dublaj. Orijinalindeki duyguyu yakalayıp iyi verebilmek iyi dublaj. Hareketsiz oyunculuk. Radyoda da benzer şeyler yapıyorsan avantaj tabii.
1990 yılında “Jetgiller” ile başlayan ve yıllar içerisinde sinema filmlerinden dizilere, animasyonlardan belgesellere uzanan bir kariyeriniz var. Kariyerinizin ilk dönemindeki Oğuz Toydemir bugün stüdyoya girseydi, ona vereceğiniz ilk mesleki tavsiye ne olurdu?
Eski filmleri aç, kendi sesine, yaşına uygun iyi dublajcıları izle mutlaka derdim. Ve bunu yapmaya 5-10 yıl daha devam et diye eklerdim.
Bir oyuncuyu Türkçe seslendirmek ile bir animasyon karakterine sıfırdan karakter kazandırmak arasında sizin için hangisi daha zor? Çünkü birinde karşınızda hazır bir oyunculuk, diğerinde ise sesinizle oluşturmanız gereken bir karakter var.
2.si daha zor tabii. Fakat becerebiliyorsan onun da keyfi ayrı.
Jon Favreau, Laurence Fishburne, Eddie Marsan, Jared Harris, Gary Oldman, Billy Bob Thornton ve Bryan Cranston gibi çok farklı oyunculara Türkçe sesinizle hayat verdiniz. Bir oyuncunun yüzünü ve oyunculuğunu takip etmek mi, yoksa o oyunculuğun üzerine kendi yorumunuzu katmak mı daha zor?
Kendi yorumunu katamazsın. Oyuncuyu her bakımdan ne kadar iyi taklit edersen o kadar iyi olursun. Yorum yapmaktan kastın türkleştirmekse onu da çok dozunda ve gerektiğinde yapmalısın.
“Belalı Tanık”, “Örümcek-Adam: Evden Uzakta”, “Avengers: Endgame”, “Gotham”, “Agents of S.H.I.E.L.D.” gibi birbirinden farklı yapımlarda çalıştınız. Kariyerinizde “Ben bu işi artık gerçekten öğrendim” dediğiniz bir proje oldu mu, yoksa sizce seslendirmede öğrenme hiçbir zaman bitmiyor mu?
Belli bir standarda ulaşıyorsunuz ve yıllarca böyle devam edebiliyorsunuz. Ya da daha gelişip, iyi bir oyuncunun doğal ve başarılı oyunculuğunu, hissederek, aynı ruhla izleyenlere geçirebilir hale geliyorsunuz. Ben bunu büyük ölçüde yapabildiğimi sanıyorum. Ama “öğrendim, bitti” dersen geriye gidersin.
Bugün sosyal medya sayesinde herkes ses kaydedebiliyor, podcast yapabiliyor, reklam seslendirebiliyor. Sizce profesyonel bir seslendirme sanatçısını yalnızca “güzel ses” sahibi birinden ayıran asıl şey nedir?
İyi bir tekniğe, Türkçeye sahip olması. Kendini her anlamda geliştirmeyi bırakmaması.
Seslendirme sektöründe yapay zekâ teknolojileri giderek daha fazla konuşuluyor. Bir sanatçının sesinin yapay zekâ tarafından taklit edilmesi sizi mesleki açıdan heyecanlandırıyor mu, yoksa ciddi bir tehdit olarak mı görüyorsunuz?
Tehdit tabii. Sadece mesleki açıdan değil, bir insanın sesinin taklit edilmesi her zaman tehdittir. Kaldı ki görüntümüzü de taklit edebiliyorlar… Yapay zekâ; faydaları bir kenara, insanlık için çok büyük bir tehdit!
Bir gün yapay zekâ sizin sesinizi kusursuz biçimde taklit edebilse ve müşteriler “Oğuz Toydemir’in gerçek kaydına ihtiyacımız yok” demeye başlasa, sizce seslendirme sanatçısının geleceği ne olur?
Karşılığını verirlerse, oturduğum yerden para kazanmış olurum, ne güzel ☺ Fakat her şeyi yapay zekâ yapacaksa insanlar ne yapacak?!
Sizce bir seslendirme sanatçısının sesi kendisine ait bir sanat eseri midir? Eğer öyleyse, o sesin izinsiz biçimde kopyalanması sizce yalnızca teknik bir mesele mi, yoksa sanatçının emeğine yönelik bir hak ihlali mi?
Hak ihlali olduğunun tartışılacak bir tarafı var mı?
2002 yılında “Bir Şans Daha” isimli öykünüzle İstanbul Kısa Filmciler Derneği’nin kısa film öyküsü yarışmasında ödül aldınız. Sesinizle tanınırken yazarlık tarafınızın da ödüllendirilmesi size ne hissettirdi? O dönem yazarlığı daha ciddi bir kariyer olarak düşünmüş müydünüz?
Sahnede bir ödül almak tarif edilemeyecek kadar büyük bir keyif oldu. Onu, madem film çekemiyorum, hiç olmazsa senaryo yazayım diye yazmıştım. Çok uzun süre günlük tuttum, kendimce denemeler, öyküler yazdım. Yazmayı seviyorum ama ciddi düşünmedim. Bugünlerde, o kızdığımız yapay zekâ ile videolar üretip kısa filmler yapmaya başladım. Şu ara da absürt komedi tarzında “Dedektif Demir” isimli diziyi yapıyorum.
Portre ressamlığı konusunda da kendinizi geliştirerek portre ressamı unvanı kazandınız. Bir insanın yüzünü çizmek ile aynı insanın sesini seslendirmek arasında sizin için nasıl bir benzerlik var? İkisinde de kişinin karakterini yakalamaya çalıştığınızı düşünüyor musunuz?
Yine de kendime ressam diyemem ama benzer şeyler tabii.
Seslendirme kariyeriniz boyunca yüzlerce farklı karaktere ve oyuncuya ses verdiniz. Peki bugüne kadar seslendirdiğiniz karakterlerden hangisi sizi beklemediğiniz kadar etkiledi ve neden?
Beklemediğim kadar etkilemek değil de; Breaking Bad’deki Gus Fring (tavuk lokantası zinciri sahibi) isimli zenci karakteri konuşmuştum. Giancarlo Esposito’nun oyunculuğunu ve havasını çok seviyorum. Birçok yerde konuştum. Bu günlerde de onu, aynı karakteri oynadığı Better Call Saul dizisinde seslendiriyorum.
Sektörün eski dönemlerinde stüdyo ortamında çalışmanın bugünkü ev stüdyoları ve dijital kayıt sistemlerinden çok farklı olduğunu biliyoruz. Sizce teknoloji seslendirme sanatçısının işini kolaylaştırdı mı, yoksa sanatçının teknik olarak daha fazla sorumluluk üstlenmesine mi neden oldu?
Tabii ki gereksiz bir sorumluluk yükledi. Ayrıca fazladan bir ödeme yapılıyor mu bilmiyorum ama sanmam. Ben o işlere hiç girmedim.
Bugün bir seslendirme sanatçısının yalnızca oyunculuk bilmesi yeterli mi? Mikrofon, kayıt, kurgu, akustik ve post-prodüksiyon bilgisi olmayan bir sanatçının sektörde uzun süre ayakta kalabileceğini düşünüyor musunuz?
Bildiğim kadarıyla evden kayıt çok az yapılıyor, genellikle yine stüdyolarda. Bu iş öyle yapılacaksa hiç yapılmasın, doğru bir iş değil.
Kariyerinizde hem radyoculuğu hem dublajı hem yazarlığı hem de resim sanatını deneyimlediniz. Bir sanatçı neden tek bir alana kendisini hapsetmemeli? Yoksa sizce dağılmak, bir sanatçının uzmanlaşmasının önündeki en büyük tehlikelerden biri mi?
Tehlike değil, uzmanlaştığı alana yeterince zaman ayırıyorsa değil. Tabii ki geniş bir alandan beslenmek her zaman iyidir.
Ve son olarak, yıllarınızı verdiğiniz bu mesleğe bugün yeniden başlayacak olsaydınız aynı yolu tekrar yürür müydünüz? Yoksa Oğuz Toydemir’in değiştirmek istediği bir şey var mı?
Dublaj güzel, seviyorum ama bu ülkede hele, tekrar tercih etmezdim. Tavsiye de etmem. Samimiyim.
Oğuz Toydemir’le gerçekleştirdiğimiz bu sohbet, aslında bize seslendirme sanatının yalnızca iyi bir sese sahip olmaktan çok daha fazlası olduğunu bir kez daha gösterdi. Çünkü bir karaktere ses vermek; onun yalnızca cümlelerini Türkçeye aktarmak değil, nefesini, öfkesini, korkusunu, mizahını, suskunluğunu ve hikâyesini de izleyiciye taşıyabilmek demek.
Yıllar boyunca farklı oyunculara ve karakterlere sesiyle hayat veren Toydemir’in hikâyesinde dikkat çeken en önemli noktalardan biri ise sanatın farklı alanlarını birbirinden ayırmaması. Radyo, sinema, dublaj, sesli kitap, yazarlık ve resim… Hepsi farklı gibi görünse de aynı noktada birleşiyor: anlatmak.
Bugün sektörün en önemli tartışmalarından biri olan yapay zekâ konusu da gösteriyor ki seslendirme dünyası yeni bir dönemin eşiğinde. Teknoloji değişiyor, kayıt yöntemleri değişiyor, çalışma biçimleri değişiyor. Fakat insan sesinin bir karaktere kattığı duygu, yorum ve oyunculuğun değerini koruyup koruyamayacağı sorusu hâlâ ortada duruyor.
Belki de Oğuz Toydemir’in yıllara yayılan kariyerinden çıkarılabilecek en önemli ders tam burada yatıyor. Ses değişebilir, teknoloji değişebilir, sektör değişebilir; ancak sanatçının kendisini geliştirme isteği ve yaptığı işe duyduğu saygı değişmediği sürece o sesin bir karşılığı olmaya devam ediyor.
Biz de İznik Gazetesi olarak bu kez yalnızca bir seslendirme sanatçısını değil; yıllarını mikrofona, karakterlere, hikâyelere ve sanata adamış çok yönlü bir sanatçıyı ağırladık.
Oğuz Toydemir’e, yıllardır duyduğumuz ama çoğu zaman sahibini görmediğimiz o sesin arkasındaki hikâyeyi bizimle paylaştığı için teşekkür ediyoruz.
Ben Vural Korkmaz… Bir başka röportajda, başka bir sanatçının hikâyesinde yeniden buluşmak üzere.
