Bir insanı yıllardır tanıyorsanız, onu anlatmak bazen düşündüğünüzden daha zor olur. Çünkü sadece yaptığı işleri değil, zaman içerisinde nasıl bir insan olduğunu, mesleğine nasıl yaklaştığını ve yıllar boyunca neler biriktirdiğini de bilirsiniz.
Füsun Özgeç benim için tam olarak böyle bir isim.
Füsun’u yalnızca yaptığı işlerden tanımıyorum. Benim için abla sayılan, çok sevdiğim ve hayatımda ayrı bir yeri olan insanlardan biri. Bu nedenle onun hakkında yazarken yalnızca bir sanatçı biyografisi hazırlamak istemedim. Çünkü Füsun’un kariyerini birkaç satırda anlatmak, yıllar içerisinde verdiği emeği ve mesleki birikimini anlatmaya yetmez.
Ama bu yazının merkezinde benim Füsun’la olan kişisel hikâyem değil, onun sanat hayatı var.
Bugün Füsun Özgeç’in kariyerine baktığımızda karşımıza oyunculuk, seslendirme, seslendirme yönetmenliği ve tiyatro deneyimini bir arada taşıyan bir sanatçı çıkıyor. Üstelik bu çalışmalar yalnızca tek bir alanda değil; dizilerden sinemaya, animasyondan farklı seslendirme projelerine kadar geniş bir çalışma alanına yayılıyor.
MİKROFONUN ÖNÜNDE BİR OYUNCU
Seslendirme denildiğinde çoğu zaman akla yalnızca bir karaktere ses vermek geliyor. Oysa işin aslı çok daha farklı.
Mikrofonun karşısında bir oyuncunun görüntüsü var. Onun bakışını, mimiklerini, hareketlerini ve duygusunu sizin yalnızca sesinizle izleyiciye geçirmeniz gerekiyor. Bu nedenle seslendirme, oyunculuğun farklı ve oldukça özel bir alanı.
Füsun’un kariyerinde de bu oyunculuk tarafı kendisini açıkça gösteriyor. Mad Men, The Last Ship gibi dizilerde farklı karakterleri seslendirdi. Evliya Çelebi ve Ölümsüzlük Suyu gibi animasyon çalışmalarında yer aldı.
Burada önemli olan yalnızca sesi doğru kullanmak değil. Karakterin içinde bulunduğu durumu anlamak, sahnenin duygusunu yakalamak ve bunu Türkçe izleyiciye doğal bir şekilde aktarabilmek.
Tam da bu noktada Füsun’a yılların deneyiminden yola çıkarak sormak istediğim ilk soru geliyor: Bir seslendirme sanatçısı gerçekten her karakteri seslendirebilir mi, yoksa her oyuncunun doğal olarak daha rahat oynadığı ve zorlandığı karakter tipleri var mıdır?
Öncelikle güzel sözlerin için çok teşekkür ederim. Duygulandım. Senin de yıllardır mesleğimize ve bizlere verdiğin değeri saygıyla selamlıyorum.
Bu soruna hayır diyorum. Her seslendirme oyuncusunun malzemesi ayrıdır. Ekran-perde ve sahne oyunculuğunda olduğu gibi, seslendirme oyunculuğunda da karaktere uygun performansı verecek oyuncuların titizlikle ve bazen de testle seçilmesi gerekir.
Çünkü seslendirme sanatçısının önündeki en büyük mesele, kendi sesini göstermekten çok karakterin sesine dönüşebilmek.
Bir başka önemli nokta ise teknik olarak doğru bir seslendirme yapmakla gerçekten oyunculuk yapmak arasındaki fark. Bir repliği zamanında ve doğru tonlamayla söylemek elbette önemli; ancak karakterin yaşadığı duyguyu seyirciye geçirebilmek çok daha başka bir mesele.
Bu nedenle Füsun’a ikinci olarak şunu sormak gerekiyor: Bir karakterin repliklerini doğru söylemek ile o karakteri gerçekten oynamak arasında sizce nasıl bir fark var?
Aradaki fark, senin de söylediğin gibi, oyunculuktur. Ancak bir oyuncu, seslendirdiği eserin dramaturjisini, seslendirdiği karakterin duygusunu, sahnenin durumunu aynı anda hızlıca kavrayarak kendi dilinde ona yeniden can verebilir. Buna taklit oyunculuğu da deniyor, ben empati oyunculuğu demeyi seviyorum. Malum, empatiye çok ihtiyacımız var. 😊
ANİMASYONDA KARAKTER YARATMAK
Animasyon seslendirmesi ise başlı başına farklı bir dünya.
Karakterin yüz ifadelerini ya da beden hareketlerini oyuncu olarak siz oluşturmuyorsunuz. Bütün o karakterin enerjisini sesiniz üzerinden tamamlamanız gerekiyor. Bu yüzden animasyon oyunculuğunda sesin tonu kadar ritmi, enerjisi ve karaktere uygunluğu da büyük önem taşıyor.
Füsun’un Sizinkiler – Çatlak Yumurtalar çalışması bu açıdan dikkat çekiyor. Akönpokön karakterini seslendirirken aynı zamanda projenin seslendirme yönetmenliğini de üstlendi.
Yani aynı yapım içerisinde hem mikrofonun önünde karaktere hayat verdi hem de mikrofonun arkasında sürecin yönetilmesine katkı sağladı.
Özellikle yabancı yapımlarda ise başka bir tartışma daha karşımıza çıkıyor. Türkçe seslendirmede orijinal oyuncunun yorumuna ne kadar yaklaşılmalı, karakter ne ölçüde yeniden yorumlanmalı?
Füsun’un bu konudaki düşüncesini de merak ediyorum: Özellikle yabancı yapımlarda, orijinal oyuncunun sesine ve yorumuna mümkün olduğunca yaklaşmak mı gerekir, yoksa karakterin ruhunu Türkçede yeniden kurmak mı daha önemlidir?
Bence oyuncuya yaklaşmak gerekir. Ustalar bunu bize ‘esere saygı’ olarak öğretti. Mesleğimle kurduğum ilişkideki etik kodlarım da eseri ve karakteri olabildiğince yalın haliyle seyirciyle buluşturmam gerektiğini söylüyor. Ancak dilimize ve kültürümüze yeniden adapte ederken arada çok hassas bir terazi olduğunu, işin de en zor yanının bu olduğunu düşünüyorum.
MİKROFONUN ARKASINDAKİ FÜSUN
Füsun’un yalnızca oyuncu olarak değil, seslendirme yönetmeni olarak da önemli bir deneyimi bulunuyor.
Yamak Ahmet dizisinin iki sezonunda seslendirme yönetmenliği yaptı. Hatfields & McCoys gibi farklı bir yapımda da bu alandaki deneyimini sürdürdü.
Seslendirme yönetmenliği dışarıdan bakıldığında yalnızca oyunculara replik okutmak gibi görülebilir. Oysa işin içerisinde karakterlerin doğru kurulması, oyuncuların yönlendirilmesi, sahnenin duygusunun korunması ve bütün performansların aynı yapının içerisinde buluşturulması var.
Füsun’un bu alandaki deneyimini önemli kılan noktalardan biri de mikrofonun iki tarafını da bilmesi. Hem oyuncu olarak stüdyoda bulunmuş hem de yönetmen koltuğunda oturmuş olması, seslendirme sürecine farklı bir gözle bakmasını sağlıyor.
Burada işin belki de en zor taraflarından biri oyuncu ile yönetmen arasındaki ilişki. Yönetmen bir karakter için farklı bir şey düşünürken oyuncunun karaktere dair başka bir yorumu olabilir.
Bu yüzden Füsun’a şu soruyu da yöneltmek gerekiyor: Oyuncu ile seslendirme yönetmeni arasında nasıl bir denge kurulmalı? Oyuncu yönetmenin yönlendirmesini uygulamalı mı, yoksa karakterin doğruluğu konusunda gerektiğinde yönetmene itiraz edebilmeli mi?
Oyuncu, yönetmen ve teknisyen arasındaki kolektif çalışmanın sonucu her zaman daha iyi oluyor. Çünkü her alanın gözü ayrı bir açıdan görüyor. Bazen yönetmenin göremediğini oyuncu görmüş olabiliyor, bazen teknisyen bir detayı fark edip teknik bir detay için uyarabiliyor. Ancak oyuncu çoğunlukla içinde olduğundan, dışarıdan bütünü gören ve bilen yönetmendir. Yönetimi yönetmene bırakmalı ama gerekli yerlerde de duruma göre kolektif çalışılabilmelidir.
SAHNEDE BAŞLAYAN, STÜDYODA DEVAM EDEN OYUNCULUK
Füsun’un sanat yolculuğunda tiyatronun da ayrı bir yeri bulunuyor.
Hikâyeni Sen Seç adlı çocuk tiyatrosunda sahne alan Füsun, oyunculuğunu doğrudan seyirciyle buluşturduğu çalışmalar gerçekleştirdi.
Tiyatro ile seslendirme birbirinden farklı disiplinler gibi görünse de ikisinin merkezinde aynı şey var: oyunculuk.
Sahnede bütün bedeninizle karakteri yaşatırken, stüdyoda bunu çoğu zaman yalnızca sesinizle yapmak zorundasınız. Bu iki farklı deneyimin aynı sanatçıda buluşması, oyunculuğun farklı yönlerini deneyimleme açısından önemli.
FÜSUN’UN KARİYERİNDE ÇEŞİTLİLİK
Füsun Özgeç’in çalışmalarına baktığımızda yalnızca tek bir türün içerisinde kalmadığını görüyoruz.
Dizi, sinema, animasyon, oyun, belgesel, reklam ve farklı seslendirme projelerinde yer aldı. Her projenin kendine özgü çalışma biçimi ve oyunculuk yaklaşımı var.
Bir sinema filminde karakterin bütün hikâyesini takip etmek gerekirken, bir animasyonda karakterin enerjisini ses üzerinden oluşturmak gerekiyor. Bir reklam çalışmasında ise birkaç saniye içerisinde doğru duyguyu izleyiciye geçirmek önemli.
Bu farklılıklar, yıllar içerisinde sanatçıya ciddi bir deneyim kazandırıyor.
Ancak sektörün sanatçılara sunduğu alan her zaman bu kadar geniş olmayabiliyor. Bir oyuncu belirli bir karakter tipiyle özdeşleştiğinde, zaman içerisinde aynı tarz roller için tercih edilmesi mümkün. Tanınan bir ses olmak avantaj sağlarken, aynı zamanda sanatçıyı belli bir kalıbın içerisine de hapsedebilir.
Bu nedenle Füsun’a sormak istediğim bir diğer soru şu: Bir oyuncunun farklı karakterleri başarıyla canlandırabilmesi her zaman avantaj mıdır, yoksa sektör zamanla sanatçıları belli karakter kalıplarına ve seslere mi sıkıştırıyor?
Bir oyuncunun farklı karakterleri başarıyla canlandırmasının mesleğimiz açısından büyük zenginlik olduğunu düşünüyorum ancak belirli kalıp algılar var. Tanınmış seslerle popüler seçimler yapılabiliyor. Bunu çoğunlukla seyirci de talep ediyor. Ben oyuncunun rolde tanınmayanını pek beğeniyorum. 😊
DEĞİŞEN BİR SEKTÖR
Seslendirme sektörü de tıpkı diğer sanat alanları gibi yıllar içerisinde değişti.
Dijital platformların çoğalmasıyla birlikte daha fazla dizi ve film üretiliyor. Animasyon ve oyun sektörünün büyümesiyle birlikte seslendirme sanatçıları için farklı çalışma alanları ortaya çıkıyor.
Bunun yanında çalışma hızının artması, emeğin karşılığı, ses hakları ve sanatçıların çalışma koşulları gibi konular da sektörün önemli başlıkları haline geliyor.
Özellikle üretim hızının arttığı bir dönemde kalite konusu da ayrı bir önem taşıyor. Daha fazla içerik, daha kısa teslim süreleri ve yoğun çalışma temposu, seslendirme sanatçılarının karşısına yeni zorluklar çıkarıyor.
Füsun’un yıllara dayanan deneyimi düşünüldüğünde bu konuda söyleyecekleri oldukça kıymetli: Seslendirme sektöründe hız ve teslim süreleri giderek önem kazanıyor. Sizce üretim hızının artması kaliteyi ne ölçüde etkiliyor?
Seslendirme sektöründe düşük ücrete çok iş yapma kaygısı ve hız baskısı kaliteyi tamamıyla etkiliyor. Aslında bu konu, üstteki sorduğun sorularla da bağlantılı. İşin ekonomik yanı her şeyi etkiliyor. Yönetmenin, oyuncunun ve teknisyenin işini iyi yapması için zamana ihtiyacı var. Bir oyuncunun yeni bir karakteri canlandırması, onunla uyum sağlaması veya deneyim kazanması, bir teknisyenin kaliteli bir kayıt alması, her cümlede titizlikle ayar yapması, bir yönetmenin işi önceden izlemesi, gerektiğinde sahneyi tekrar tekrar kayıt alabilmesi için zaman lazım. Ancak hızlı teslimat dayatması ve düşük ücretler hem yeniye yer açmıyor hem de eskiyi tüketiyor.
Bir başka önemli konu ise genç oyuncuların sektöre girişi.
Yetenekli ve çalışkan olmak elbette önemli. Ancak sanat dünyasında deneyim, tanınırlık ve kurulan mesleki ilişkiler de uzun zamandır belirleyici unsurlar arasında.
Bu noktada Füsun’a şu soruyu yöneltmek istiyorum: Bugün genç ve yetenekli bir oyuncunun sektörde yer edinebilmesi için yetenek ve çalışkanlık yeterli mi, yoksa deneyim, tanınırlık ve sektörde kurulan ilişkiler hâlâ çok daha belirleyici mi?
Bu soruya öncelikle eğitim gerekli demek istiyorum. Bizler çoğunlukla önce eğitim alıp daha sonra asistanlık, uzun süre izleme, rabarba ve zamanla küçük rollerle yönetmenle çalışarak yetiştik. Usta-çırak ilişkisi bizim meslekte çok önemli ancak son dönemlerde bu anlayış epey azaldı. Yetenek ve yeterliliğin belirlenmesi için de, genç sanatçının doğru yol alabilmesi için de yönetmenliğin öneminin altını çizmek isterim. Tüm bu aşamalardan sonra da sektörde disiplin ve yeteneğiyle var olan kişi genellikle yönetmen ve kast direktörleri aracılığıyla kurulan iletişim yoluyla ilerliyor diyebilirim.
YAPAY ZEKÂ VE SESİN GELECEĞİ
Son yıllarda seslendirme dünyasının en çok konuştuğu konulardan biri de yapay zekâ. Ses klonlama teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte bir sanatçının sesinin dijital olarak taklit edilebilmesi, sektörün geleceğine dair önemli tartışmaları beraberinde getiriyor.
Buradaki mesele yalnızca teknolojinin gelişmesi değil; sanatçının sesinin kime ait olduğu, hangi koşullarda kullanılabileceği ve gerçek bir oyuncunun emeğinin teknoloji karşısında nasıl korunacağı da büyük önem taşıyor.
Özellikle yıllarca aynı sanatçının sesiyle özdeşleşmiş bir karakter söz konusu olduğunda, teknolojik olarak oluşturulmuş bir sesin aynı bağı kurup kuramayacağı da ayrı bir soru.
Bu nedenle Füsun’a sektörün geleceğine dair şu soruyu yöneltmek istiyorum: Yapay zekânın ses klonlama teknolojileri sizce seslendirme sanatçıları için nasıl bir gelecek oluşturuyor? Buradaki asıl mesele teknolojinin kendisi mi, yoksa sanatçının sesinin izinsiz kullanılması ve gerçek oyuncuların yerine tercih edilmesi ihtimali mi?
Yapay zekâ dünya genelinde egemenlerin çıkarına kullanılıp geliştirildiği için biz seslendirme işçiliği yapanlar açısından da bir çeşit sömürü biçimi olarak karşımıza dikildi. Benim açımdan bu konu, sesimin, birikimimin ve yaratıcı sürecimin elimden alınması ve araçsallaştırılmasıdır. Ekonomik açıdan sanatçının, estetik açıdan seyircinin çıkarına yönlenmeyeceğini düşünüyorum. Sesin korunması mevzusunun evrensel hukuk açısından ciddi açıkları var. AI’ın insan duygusunu kavraması da biraz daha zaman alacağa benziyor. Önce kitleler kötüye alıştırılıyor. Onca zaman insanlığın oluşturduğu estetik birikim ve dillerin yapısı giderek yozlaştırılıyor.
YILLARIN EMEĞİ VE SEKTÖRÜN GERÇEKLERİ
Füsun Özgeç’in kariyerine baktığımızda aslında bütün bu tartışmaların merkezinde sanatçının emeği olduğunu görüyoruz.
Oyunculuk, seslendirme, tiyatro ve yönetmenlik… Bunların her biri farklı deneyimler gerektiriyor. Ancak hepsinin arkasında yıllar içerisinde kazanılmış bir mesleki birikim bulunuyor.
Bu noktada artık daha geniş bir soruya geliyoruz. Bugün seslendirme sektöründe sanatçıların karşılaştığı sorunları tek bir başlık altında toplamak mümkün mü?
Doğru oyuncunun seçilmemesi, zaman baskısı, emeğin karşılığının yeterince verilmemesi, ses haklarının korunması, yapımcıların yaklaşımı ya da seslendirmenin hâlâ yalnızca bir hizmet olarak görülmesi…
Füsun’a son olarak tam da bu nedenle şunu sormak istiyorum: Bugün Türkçe seslendirme sektörünün en büyük problemi sizce nedir?
Bence en temel sorun ekonomik dengedir. Çevirmenden başlayarak belirli bir kaliteyle yürütülmesi gereken işimiz, yine çevirmenden başlayarak her bir kaleminin ucuza ve hız baskısıyla dar bir çevrede tekelleşmesine neden olmuş, işin en önemli taşıyıcısı olan yönetmenlik mesleği yine aynı nedenlerle neredeyse bitmiş, eskiyle yeni arası deneyim aktarımı yok denecek kadar azalmıştır.
BENİM İÇİN FÜSUN
Füsun’u anlatırken kişisel tarafımı tamamen dışarıda bırakmam mümkün değil.
Ben onu ablam sayıyorum. Hayatımda gerçekten değer verdiğim, iyi ki tanımışım dediğim insanlardan biri.
Ama bugün bu yazıda onunla ilgili en çok vurgulamak istediğim şey, aramızdaki bağdan çok onun yıllardır yaptığı iş.
Çünkü Füsun Özgeç, mikrofonun önünde karakterlere hayat veren, mikrofonun arkasında başka oyuncuların performanslarını yönlendiren ve tiyatro sahnesinde de oyunculuğunu ortaya koymuş bir sanatçı.
Benim için Füsun’un bütün bunların yanında ayrı bir yeri var. Onun kariyerini anlatırken belki de en güzel taraf, yıllar içerisinde biriken bu emeğin hâlâ yeni sorular doğuruyor olması.
Şimdi sıra onda.
Bu soruların cevaplarını, yılların deneyimini yaşamış bir sanatçı olarak Füsun’dan dinlemek; hem onu daha yakından tanımak hem de seslendirme dünyasının bugününü ve yarınını anlamak açısından oldukça değerli olacak.
İyi ki tanımışım seni Füsun.
