Bir sanatçıyla yaptığınız ilk sohbet, onun eserlerine bakışınızı değiştirir. Artık yalnızca dinleyici olmazsınız; üretim sürecine, düşünce dünyasına ve satır aralarında saklı duygulara da tanıklık etmeye başlarsınız.
İznik Gazetesi olarak sevgili Sezen Öncel ile gerçekleştirdiğimiz röportajın ardından bizde de tam olarak böyle bir his kalmıştı. Müziği sadece ritimlerden oluşan bir eğlence olarak değil, insanın kendisiyle kurduğu bağın bir parçası olarak gören bir sanatçıyla sohbet etmek oldukça keyifliydi. O gün konuştuğumuz her cümlede, yaptığı her işe büyük bir özen gösterdiğini ve müziği yalnızca üretmek için değil, bir şey anlatabilmek için yaptığını hissetmiştik.
Aradan geçen sürenin ardından Sezen Öncel, dinleyicisini bu kez “RANA” isimli yeni çalışmasıyla karşılıyor.
Bugün dijital platformlarda her gün yüzlerce yeni şarkı yayımlanıyor. Kimisi birkaç hafta boyunca konuşuluyor, kimisi listelerde yükseliyor, kimisi ise hızla unutuluyor. Ancak bazı eserler vardır ki çıkış tarihinden bağımsız olarak dinleyicinin içinde yaşamaya devam eder. Çünkü onların gücü popüler olmalarından değil, samimi olmalarından gelir.
“RANA”, daha dinlemeden önce anlattığı hikâyeyle bu hissi uyandırmayı başarıyor.
Sezen Öncel’in söz ve müziğini yazdığı “RANA”, insanın en zor dönemlerinde bile içinde saklı kalan özü yeniden keşfetmesini anlatıyor. Hayatın kimi zaman insanı yıprattığını, değiştirdiğini ve bambaşka birine dönüştürdüğünü inkâr etmek mümkün değil. Ancak bu şarkının dikkat çeken tarafı, yaşanan kırılmaları bir son olarak değil, yeni bir başlangıcın habercisi olarak ele alması.
Şarkının temelinde acıyı büyüten bir yaklaşım yok. Tam tersine, insanın yaşadığı her deneyimin onu biraz daha olgunlaştırdığı, sabrın ve zamanın sonunda bambaşka bir bakış açısı kazandırdığı düşüncesi var.
Belki de bu yüzden “RANA”, yalnızca bir isim değil; aynı zamanda güçlü kalabilmenin, merkezini kaybetmemenin ve insanın kendi iç sesini yeniden duyabilmesinin sembolü hâline geliyor.
Şarkının anlatmak istediği duygu, dinleyiciye hazır cevaplar vermiyor. Onun yerine küçük bir hatırlatma yapıyor:
En büyük dönüşümler bazen kimsenin görmediği anlarda gerçekleşir.
Belki de insan, kendi gücünü tam da en güçsüz hissettiği anda keşfeder.
İşte “RANA”, tam olarak bu düşüncenin etrafında şekilleniyor.
Bu duyguyu yalnızca sözlerle değil, müzikal tercihleriyle de destekleyen Sezen Öncel, oldukça cesur bir ses dünyası kuruyor.
Organic ve Deep House altyapısı üzerine inşa edilen eser; ud, klarnet, klasik gitar ve organik perküsyonlarla zenginleşiyor. Günümüz elektronik müziğinin modern yapısı ile Akdeniz ve Orta Doğu’nun köklü tınıları aynı şarkıda buluşuyor.
Ortaya çıkan tablo ise ne tamamen elektronik ne de tamamen geleneksel…
Tam aksine, iki dünyanın birbirini tamamladığı doğal bir bütünlük.
Bu tercih, Sezen Öncel’in müzikal kimliğini de ortaya koyuyor. Popüler olanı tekrar etmek yerine kendi sesini oluşturmaya çalışan bir üretim anlayışı…
Projede prodüksiyon görevini Eliz Öncel üstlenirken; ud performansıyla Cevher Aksoy, klarnetiyle Baki Sermet Özcan ve klasik gitarıyla Mete Kıyak bu atmosferin oluşmasına önemli katkı sağlıyor.
Kayıt sürecinde Furkan Karadeniz’in, mix ve mastering aşamasında Emre Kral’ın emeği bulunuyor.
Kapak fotoğrafı ve klibin yönetmen koltuğunda 2che otururken, klibin görsel dünyasının oluşumunda birçok ismin ortak emeği hissediliyor. Set sürecinde Ali Öncel’in verdiği destek projenin güçlü altyapısını oluşturuyor. Renk düzenleme (Colorist) çalışmasını Furkan Olgun üstlenirken, klibin en dikkat çekici anlarından biri olan dönüşüm sahnesi ile yılan figürü ise yapay zekâ sanatçısı (AI Artist) Furkan Daşbilek’in yaratıcı dokunuşuyla hayat buluyor. Tüm bu isimlerin katkısıyla ortaya çıkan klip, yalnızca müzikal anlatımıyla değil, güçlü görsel diliyle de izleyiciyi etkileyen, kolektif emeğin başarılı bir yansıması olarak öne çıkıyor.
Bazen iyi bir şarkıyı yalnızca sanatçısı değil, arkasındaki ekip de büyütür.
“RANA” tam da böyle bir emeğin ürünü gibi görünüyor.
Sevgili Sezen, daha önce gerçekleştirdiğimiz röportajda müziğe bakış açınızı ve üretim sürecinizi konuşurken, her şarkınızın önce içinizde olgunlaştığını hissetmiştik. “RANA” ise bu hissi daha da güçlendiren bir çalışma gibi görünüyor. Biz de İznik Gazetesi olarak, bu yolculuğu biraz daha yakından anlayabilmek adına sevgili Sezen Oncel’e sorularımızı yönelttik.
“RANA”, ilk dinleyişte güçlü bir atmosfer kuruyor. Peki siz bu şarkının dinleyicinin zihninde nasıl bir iz bırakmasını istiyorsunuz? Şarkı bittiğinde insanların hangi duyguyla baş başa kalmasını hayal ediyorsunuz?
Öncelikle RANA’nın anlamından bahsetmek isterim. Kelime anlamıyla “savaşçı” demek. Bence hayat, özellikle duygusal insanlar için zaman zaman bir mücadeleye dönüşebiliyor. Büyük bir travmadan sonra insan hayata yabancılaşabiliyor; umudunu, güvenini ve yeniden çabalama isteğini kaybedebiliyor. İşte tam da o noktada, içimizdeki savaşçıyı hatırlamamız gerekiyor. İnci metaforu bunu çok güzel anlatıyor. İstiridyenin içine giren küçücük bir kum tanesi onun için bir rahatsızlık kaynağıdır. Acı verir. Ama istiridye vazgeçmez. Sabırla ve istikrarla o acıyı zaman içinde bir inciye dönüştürür.
Bu şarkı benim için sadece bir hikâye değil, yaşanmış bir deneyim. En çok acı çektiğim dönemde, aynı zamanda kendime en yakın olduğumu fark ettim. Çünkü acı büyüdüğünde maskeler düşüyor ve öz benlik, tıpkı bir inci gibi görünür hâle geliyor.
Ben de dinleyicinin şarkıdan bunu almasını istiyorum: Acının seni tüketmesine izin verme; onun seni dönüştürmesine izin ver. İçindeki savaşçıyı, yani RANA’yı uyandır.
Şarkı bittiğinde insanların aklında tek bir duygu kalsın istiyorum: Mücadeleyi bırakma. Çünkü bazen zafer, acının tamamen bitmesi değil; onunla birlikte yürüyebilecek kadar güçlenmektir. Ve o gücün altında, sessiz ama sarsılmaz bir huzur vardır.
Bugün dijital dünyada şarkılar çok hızlı tüketiliyor. Siz ise üzerinde düşünülmüş, bir hikâye anlatan eserler üretmeyi tercih ediyorsunuz. Sizce günümüz müzik sektöründe hız mı kazanıyor, yoksa derinlik mi kaybediliyor?
Bence hızın artması kaçınılmaz. Dijital dünya bize inanılmaz bir erişim sağladı ama aynı zamanda sürekli yeni bir şey tüketme alışkanlığı da oluşturdu. Sadece çağın ritmi bu. Ama insanın özü aynı kaldı. Hepimiz hâlâ bir şarkının içinde kendimizi bulmak, anlaşıldığımızı hissetmek istiyoruz. Bu yüzden derinliği olan eserlerin hiçbir zaman değerini kaybetmeyeceğine inanıyorum.
Ben şarkılarımı hızlı tüketilsin diye değil, yıllar sonra bile birine eşlik edebilsin diye yazıyorum. Eğer bir şarkı, insanın hayatının herhangi bir döneminde ona dokunabiliyorsa, bence gerçek ömrü de o zaman başlıyor.
Şarkının merkezinde dönüşüm fikri yer alıyor. Sizce insan gerçekten değişebilir mi, yoksa yaşadığı her şey sadece içindeki gerçek kişiyi mi ortaya çıkarır?
Bence herkes değişir. Bu değişim, sizin tabirinizle yaşadığımız her şeyle de gerçekleşir. Düşüncelerimiz, alışkanlıklarımız, yaşam tarzımız sürekli değişiyor. Tüm hücrelerimiz gibi. Ama dönüşüm bambaşka bir şey. Değişim çoğu zaman dış dünyanın etkisiyle yeni maskeler takmaktır; dönüşüm ise artık o maskelere ihtiyaç duymamaktır. Bu içeriden yükselir.
Dönüşüm, kendin olma cesaretini gösterebilmektir, kimse seni sevmese bile.
Gerçek dönüşüm kolay değildir. Yıllarca inşa ettiğin kimliği bırakmayı gerektirir. Bazen büyük bir kırılma, ölümden dönme, derin bir acı organik dönüşüm sağlarken yıllar süren samimi bir içsel pratik ve çaba bu kapıyı aralar. Meditasyon, yoga, zikir ya da hangi yol olursa olsun, önemli olan onu bütün kalbinle yapmaktır. Dönüşüm ancak o zaman kendiliğinden yükselen bir farkındalıkla gerçekleşmeye başlar.
“RANA”nın müzikal yapısında elektronik müzik ile ud, klarnet ve klasik gitar gibi geleneksel enstrümanlar bir araya geliyor. Bu cesur fikrin ilk çıkış noktası neydi?
Bu şarkının ilk tohumu, çocukluğumda yaşadığım ve uzun yıllar benim için bir sır olarak kalan bir travmanın çözülmesiyle atıldı. “RANA”, aslında o çözülmenin ardından ortaya çıkan inci. Bu yüzden şarkının merkezinde acı değil; acının içinden doğan dönüşüm var.
Müziği tasarlarken enstrümanları teknik olarak seçmedim. Duygu, kendi sesini kendi buldu. Acıyı ve insanın en derin kırılmalarını düşündüğümde aklıma ilk gelen enstrümanlar ud ve klarnetti. Onlarda kadim, kırılgan ama çok güçlü bir ifade var. Fakat “RANA” yalnızca acıyı anlatmıyor; aynı zamanda umudu, yeniden doğuşu ve içsel özgürlüğü de anlatıyor. Klasik gitar, bendir ve darbuka gibi enstrümanlar bu yüzden hikâyeye dâhil oldu. Gitarın sıcaklığı ve açıklığı, şarkının nefes almasını sağladı.
Elektronik altyapı ise tüm bu geleneksel sesleri bugünün diliyle buluşturdu. Benim için bu birleşim, geçmişle bugünün, Doğu ile Batı’nın, kadim olanla modern olanın doğal bir buluşmasıydı.
Kafanızdaki ses tam olarak duyduğumuz hâliyle mi doğdu, yoksa süreç içinde mi şekillendi?
Kafamda parçanın hissi en başından beri çok netti ama duyduğunuz hâline ulaşması zaman aldı. Her enstrüman eklendikçe şarkı da kendi kimliğini buldu. Süreç boyunca ben onu zorlamadım; daha çok bana göstermek istediği yolu takip ettim.
Bir sanatçı olarak üretirken en çok hangi konuda kendinizle mücadele ediyorsunuz? Mükemmeliyetçilik mi, beklentiler mi, yoksa kendinizi sürekli aşma isteği mi?
Bu aslında her projede değişiyor. 😊 Ama eğer bir şey söylemem gerekirse, en çok kendi beklentilerimle mücadele ediyorum.
Özellikle nakarat konusunda oldukça takıntılıyım. Çünkü dinleyicinin en çok bağ kurduğu yer orası. Çoğu insan şarkının ilk bölümünü merakla dinler ama asıl kararını nakaratta verir; şarkıyla bağ kurup kurmayacağına, onu tekrar açıp açmayacağına çoğu zaman o an karar verir. Nakaratı zirve noktası olarak görürler. (Bazı şarkılar hariç; onlar tamamen kendi karakteri olan şarkılar olur.) Bunu bildiğim için nakarat benim için büyük bir sorumluluk taşıyor.
Mesela “RANA”nın nakaratını, şarkının neredeyse tümü bittikten sonra yazdım. O bölümü defalarca yazıp sildim, farklı melodiler ve sözler denedim. Hatta kayıtlar tamamlanmaya yaklaşsa bile son anda değişiklik yapabiliyorum.
Bu yüzden benim mücadelem mükemmel görünmekten çok, doğru hissi bulmak. O duygu içime tam olarak sinmiyorsa, bu kimsenin içine sinmeyeceği anlamına da gelir. Geçmişte deneyimledim. Ne kadar emek vermiş olursam olayım, yeniden başa dönmekten çekinmiyorum. Nakarat kırmızı noktam ve tek mükemmeliyetçiliğim diyebilirim.
Şarkının hazırlık sürecinde sizi en çok zorlayan bölüm hangisiydi? Yazım aşaması mı, prodüksiyon süreci mi, yoksa şarkının anlatmak istediği duyguyu eksiksiz aktarabilmek mi?
Benim için en zorlayıcı kısım vokal kayıt süreciydi. Çünkü bu şarkı, bugüne kadar söylediğim işlerden biraz farklı bir yerde duruyor. Vokal tavrı olarak beni alışık olduğum alanın dışına çıkardı. O yüzden bir türlü “Tamam, oldu.” diyemedim.
Toplam üç kez yeniden vokal kaydı aldım. Hatta onunla da yetinmedim; üç farklı kişiden Melodyne desteği alıp hepsini tek tek dinledim. İçime sinene kadar uğraştım. Bir noktadan sonra teknik olarak doğru söylemekten çok, şarkının hissettirdiği duygunun doğru geçmesi benim için daha önemliydi. Sonunda aradığım hissi bulduğumda “İşte şimdi oldu.” diyebildim. Yorucuydu ama değdi.
Bugün birçok sanatçı dinlenme sayılarını başarı ölçütü olarak görüyor. Sizce bir şarkının gerçek başarısı rakamlarla mı ölçülür, yoksa yıllar sonra bile bir dinleyicinin kalbinde yaşamaya devam etmesiyle mi?
Rakamlar elbette önemli. Çünkü bu, yaptığım müziğin o tarzı seven insanlara ulaştığı anlamına gelir. Bir sanatçı için dinleyicisine ulaşabilmek çok kıymetli. Ama bunu başarıyla eş tutmuyorum.
Benim için rakamlar, ırmağın okyanusa dökülmesi gibi. Su zaten akması gereken yere akar. Eğer yaptığın iş samimiyse, kendi özünden çıkıyorsa, bir şekilde yolunu bulur. Bu, sürecin doğal bir sonucudur; asıl amaç değil.
Gerçek başarı ise bence çok daha farklı bir yerde. Bir şarkının yıllar sonra bile birinin hayatına dokunabilmesi, en zor anında ona eşlik edebilmesi, belki tek bir cümlesiyle bir insanın içinde bir şeyleri harekete geçirebilmesi… Benim için asıl başarı bu. Çünkü rakamlar zamanla değişir; bugün vardır, yarın olmayabilir. Ama bir şarkının bir insanın kalbinde yaşamaya devam etmesi, işte o kalıcı olan şeydir. Duygularını tanımlamasını ve anlaşıldığını hissetmesini sağlar. Bazen duygularımıza isim veremeyiz ama bir şarkıyı dinlediğimizde o şarkıya bağlılık hissetmemizi sağlayan şey, duygularımızın ifade bulmasıdır. İşte başarı diye buna derim.
Projede oldukça güçlü bir ekip yer alıyor. Sizce iyi bir şarkıyı unutulmaz yapan şey yalnızca sanatçısı mıdır, yoksa kamera arkasındaki görünmeyen emek de en az sahnedeki isim kadar belirleyici midir?
İlk olarak ardındaki hikâye önemlidir. Çünkü insanı etkileyen şey çoğu zaman sadece melodi ya da sözler değil, o eserin neden var olduğudur. Samimi bir hikâyesi olan şarkılar bunu bir şekilde dinleyiciye hissettirir. Bu şarkının dişil kısmıdır.
Bunun dışında hiçbir şarkının tek bir kişiye ait olduğuna inanmıyorum. Bir sanatçı o hikâyeyi anlatan kişidir ama o hikâyenin en doğru hâline ulaşabilmesi, kamera önünde ve kamera arkasında emek veren birçok insanın katkısıyla mümkün olur. Aranjöründen kayıt ekibine, mix ve mastering mühendisinden müzisyenlere, yönetmeninden ışık ekibine kadar herkes aynı duyguya hizmet eder. Bu çaba gerektiren süreç ise eril kısmıdır. Bu da çemberin tamamlayıcı öğesi olur.
Bence unutulmaz işler, egoların değil ortak niyetin öne çıktığı ekiplerden çıkar. Ben kayıt alan müzisyenlere çok karışmam. Teknik olarak belli başlı formun dışına çıkılmadığı sürece herkes kendi tarzını en iyi şekilde yaptığında ortaya tek tek insanların başarısı değil, hep birlikte oluşturulmuş yaşayan bir eser çıkar. Ben de bu projede böyle bir ekiple çalıştığım için kendimi gerçekten çok şanslı hissediyorum.
“RANA”yı tamamlayıp ilk kez baştan sona dinlediğiniz anı hatırlıyor musunuz? O an kendinize söylediğiniz ilk cümle neydi? “Tam da anlatmak istediğim buydu.” mu dediniz, yoksa hâlâ değiştirmek istediğiniz ayrıntılar olduğunu düşündünüz mü?
İlk kez baştan sona dinlediğim anı çok net hatırlıyorum. Gözyaşlarımı tutamamıştım. Çünkü o an sadece bir şarkı dinlemiyordum; çocukluğumda yaşadığım büyük bir travmanın, yıllar sonra böylesine güzel bir esere dönüşmüş hâlini dinliyordum.
RANA’nın çıkış noktası aslında tam da bu. Şarkıda bahsettiğim inci metaforu gibi… İstiridyenin içine batan küçücük bir kum tanesi zamanla, sabırla ve baskıyla inciye dönüşüyor. Ben de ilk kez o anda, yaşadığım her şeyin boşuna olmadığını hissettim. Sanki yıllarca taşıdığım yük, sonunda hizmet ettiği yeri bulmuştu. Acının kendisi değil, onun dönüştürdüğü şey görünür olmuştu. Bu bana çok derin bir ferahlık verdi.
İlginç olan şu ki, bugün bile RANA’yı her dinlediğimde aynı şeyi yaşıyorum. Hâlâ gözlerim doluyor. Daha önce yaptığım hiçbir şarkıda böyle bir his yaşamamıştım. Diğer işlerimde daha çok “Güzel oldu.” ya da “Bununla gurur duyuyorum.” duygusu vardı. RANA’da ise gururun yerini bambaşka bir his aldı. Sanki üzerimden büyük bir yük kalkmış gibi… Daha çok huzur, kabulleniş ve ferahlık hissediyorum.
Tabii ki üretim sürecinde “İşte tam da anlatmak istediğim buydu.” dediğim bir an da oldu. Aslında şarkının vermek istediği fikir en başından beri çok netti. Fakat o fikrin eksik kalan parçası nakarattı. Nakaratı yazdıktan sonra her şey bir anda yerine oturdu. O bölüm, şarkının anlattığı dönüşümü tek bir nefeste özetleyebildi. Sanırım o an kendi kendime ilk kez “Evet, artık tamam.” dedim.
Yine de ben üretirken hiçbir zaman “Artık değiştirecek hiçbir şey yok.” diyemiyorum. Hâlâ dinlediğimde aklıma yeni fikirler geliyor. Ama bir noktada şunu fark ettim: Bir eser kusursuz olduğu için tamamlanmıyor; söylemek istediğini eksiksiz söylediği anda tamamlanıyor. RANA da benim için tam olarak o noktaya ulaştı.
Son olarak… Yıllar sonra insanlar Sezen Öncel’i ve “RANA”yı nasıl hatırlasın istersiniz? Bir cümleyle değil, bıraktığınız hisle anlatacak olsanız, dinleyicilerin hafızasında nasıl bir iz bırakmayı hayal ediyorsunuz?
Beni bir sanatçı olarak hatırlayıp hatırlamamaları çok önemli değil. Umarım hatırladıkları şey, şarkılarımı dinlediklerinde içlerinde uyanan histir.
Hayat bize bazen büyük yıkımlar yaşatıyor. O an bunun bir son olduğunu düşünüyoruz. Oysa bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki en büyük yıkımlarım, aslında en büyük inşalarımın habercisiymiş. RANA da tam olarak bunu anlatıyor. Acının kendisini değil, onun içinden doğan bilgeliği… Kırılmayı değil, kırıldıktan sonra ortaya çıkan hakikati…
Her şey geçici. Mutluluk da geçiyor, acı da, korku da, başarı da, başarısızlık da… Bunların hiçbirine sonsuza kadar tutunamıyoruz. Ama bütün bunların ötesinde değişmeyen bir öz var. Ben şarkılarımla insanlara o özü hatırlatabilirsem, kendimi gerçekten başarılı hissederim.
Eğer yıllar sonra biri RANA’yı dinlediğinde kendi karanlığından korkmak yerine onun içinden geçecek cesareti bulabiliyorsa, hayatın ona karşı değil, onun için aktığını bir anlığına hissedebiliyorsa, işte benim bırakmak istediğim iz tam olarak budur.
Ve belki en çok şunu hatırlasınlar:
Sen yaşadığın hikâye değilsin. Sen, bütün hikâyeleri sessizce izleyen varlıksın. Ne iniş ne de çıkış önemlidir. Lütfen sadece ve sadece uçuşu hatırla.
İznik Gazetesi olarak kültür ve sanatın üretken isimlerini okurlarımızla buluşturmaya devam etmekten büyük mutluluk duyuyoruz. Daha önce gerçekleştirdiğimiz samimi röportajın ardından, Sezen Öncel’in üretim yolculuğunu yeniden paylaşmak bizim için de ayrı bir anlam taşıyor. Çünkü biz inanıyoruz ki sanat, yalnızca ortaya çıkan eserle değil; o eserin arkasındaki emek, düşünce ve cesaretle değer kazanır.
Sevgili Sezen Öncel’e ise yeni yolculuğunda başarılar diliyoruz. Umuyoruz ki “RANA”, dinleyen herkesin kendi hikâyesinden bir parça bulabildiği, zaman geçtikçe değerini artıran ve uzun yıllar hafızalarda yer eden özel çalışmalardan biri olur.
Yeni şarkılarda, yeni hikâyelerde ve yeni sohbetlerde yeniden buluşmak dileğiyle…
