Korku sinemasında bazı hikâyeler vardır ki, yalnızca izlenmez; insanın zihninin en kuytu köşelerine sızar, orada sessizce yerleşir ve günler sonra bile kendini hatırlatmayı başarır. A Nightmare on Elm Street 5: The Dream Child tam olarak böyle bir film; yüzeyde bir slasher gibi görünse de derinlerinde çok daha rahatsız edici, çok daha karanlık bir fikri barındırıyor: Korkunun sınırı yoktur ve bazen daha doğmamış bir zihni bile ele geçirebilir. İznik Gazetesi adına bu satırları yazarken, bu filmin yalnızca Freddy Krueger’ın yeni kurbanlarını anlattığını söylemek büyük bir eksiklik olur; çünkü burada anlatılan şey, korkunun bir bedenden diğerine geçen, neredeyse lanetli bir miras gibi büyüyen yapısıdır.
Serinin bu halkasında karşımıza çıkan en ürkütücü gerçek şu ki, Freddy Krueger artık bildiğimiz sınırların çok ötesine geçmiştir; o artık sadece rüyalarda dolaşan bir katil değildir, o bir düşüncenin içine sızabilen, bir bilincin en savunmasız anını kendine yuva yapabilen bir varlığa dönüşmüştür. Önceki filmlerde gençlerin kabuslarına giren Freddy, bu kez çok daha rahatsız edici bir yol bulur; bir annenin karnındaki, henüz dünyayı tanımamış, korkunun ne demek olduğunu bilmeyen bir çocuğun zihnine ulaşmak. Bu fikir, filmi izlerken insanın içini kemiren o huzursuzluğu yaratır, çünkü artık kaçabileceğiniz bir yer yoktur; ne uyanmak kurtuluş getirir ne de gerçeklik bir sığınak olur.
Alice Johnson karakteri üzerinden ilerleyen hikâye, aslında bir hayatta kalma mücadelesinden çok daha fazlasını anlatır; bu, kontrolün tamamen kaybedildiği bir yolculuktur. Alice artık sadece kendi hayatı için savaşan bir genç kadın değildir, o aynı zamanda içinde büyüyen bir yaşamın koruyucusudur ve işte tam da bu noktada korku katlanarak büyür, çünkü tehdit artık dışarıdan gelmez, içeriden yükselir. Her rüya sahnesinde, her kabus sekansında izleyici şunu hisseder: Alice ne kadar güçlü olursa olsun, bu savaşta yalnızdır ve karşısındaki şey yalnızca bir katil değil, sabırla bekleyen, fırsat kollayan ve en zayıf anı hedef alan bir kabustur.
Filmin atmosferi ilerledikçe, gerçeklik ile rüya arasındaki çizgi neredeyse tamamen silinir ve izleyici de Alice ile birlikte bir bilinmezliğin içine çekilir; hastane koridorları, karanlık kilise sahneleri ve grotesk doğum imgeleri, sadece görsel bir korku yaratmakla kalmaz, aynı zamanda zihinsel bir çöküş hissi uyandırır. Freddy’nin kurbanlarını öldürme biçimi ise bu filmde bambaşka bir boyuta ulaşır; bu kez ölüm sahneleri yalnızca fiziksel bir sonu temsil etmez, aynı zamanda karakterlerin psikolojik olarak parçalanışını da gözler önüne serer. Bir karakterin zorla kendi bedenini tüketmeye itilmesi ya da bir diğerinin kendi hayal dünyasında yok edilmesi, Freddy’nin yalnızca bedenleri değil, zihinleri de nasıl işkenceye dönüştürdüğünün açık bir göstergesidir.
Ama belki de filmin en ağır, en rahatsız edici tarafı, masumiyet kavramının tamamen yok oluşudur; çünkü bir bebeğin zihni, normalde dokunulmaz, saf ve korunması gereken bir alan olarak görülürken, burada bu alanın bile ihlal edilebildiğini görmek, izleyicide derin bir huzursuzluk yaratır. Freddy’nin gücü, bu masumiyetin içinden filizlenir ve bu da korkunun doğasını tamamen değiştirir; artık korku dışarıdan gelen bir tehdit değildir, o içeride büyüyen, gelişen ve zamanı geldiğinde ortaya çıkan bir karanlıktır. İşte bu yüzden film, klasik bir korku hikâyesi olmanın çok ötesine geçer ve izleyiciye şu düşünceyi zorla kabul ettirir: Bazı kabuslar, daha sen onları görmeden önce yazılmıştır.
Filmin finaline doğru ilerlerken, Alice’in verdiği mücadele sadece Freddy’yi durdurmak için değildir; o, aynı zamanda kendi kaderini, hatta doğmamış çocuğunun kaderini yeniden yazmaya çalışır. Bu mücadele, izleyiciye umut gibi görünen bir şey sunsa da aslında derinlerde çok daha karanlık bir gerçeği barındırır: Freddy tamamen yok edilebilen bir varlık değildir, o her zaman bir şekilde geri dönmenin yolunu bulur, çünkü o bir kişi değil, bir korku fikridir. Ve fikirler, öldürülemez.
Sonuç olarak A Nightmare on Elm Street 5: The Dream Child, izleyicinin zihninde yalnızca birkaç korku sahnesi bırakmaz; o, bir düşünce bırakır, rahatsız edici bir ihtimal bırakır ve en önemlisi, insanın kendi güvenlik algısını sarsar. Bu filmden sonra karanlık bir odada uyumak belki hâlâ mümkündür, ama gözlerini kapattığında gördüğün şeylerin gerçekten sana ait olup olmadığını sorgulamaya başlarsın. Çünkü bazı kabuslar vardır ki, onlar senin zihninde doğmaz; onlar, çok daha önce, çok daha derin bir yerde var olmaya başlamıştır.
İznik Gazetesi için yazıldı… ve belki de bu yazıyı okumayı bitirdiğin anda fark edeceksin ki, odandaki sessizlik sandığın kadar masum değil.
