İznik Gazetesi olarak bu sayfada, bir şehri yalnızca anlatmıyoruz; onun bıraktığı hissi kayda geçiriyoruz. Çünkü bazı şehirler vardır, haritada bir yer tutmaktan çok insanın içinde bir iz bırakır. Yozgat da işte o izlerden biridir. Buraya doğru gelen yol uzadıkça sadece mesafeler değil, insanın düşünceleri de değişir. Hız azalır, bakışlar derinleşir, kelimeler seyrekleşir.
Yozgat ise tam da bu yavaşlamanın merkezinde duran bir şehirdir. Kendini anlatmak için acele etmez, dikkat çekmeye çalışmaz, kalabalıkların peşinden koşmaz. Ama yine de, ona yaklaşan herkese fark ettirmeden dokunur. Çünkü bazı şehirler bağırmaz; sadece yanınızda kalır ve zamanla içeri sızar. Yozgat da öyle bir şehirdir.
Yozgat’ta ilk dikkat çeken şey aslında hiçbir şeyin “fazla” olmamasıdır. Gürültü fazla değildir, kalabalık fazla değildir, acele fazla değildir. Ama buna rağmen eksik de hissettirmez. Tam tersine, insanı kendi iç sesiyle baş başa bırakır.
Bozkır burada sadece bir manzara değildir. Bir yaşam biçimidir. Ufuk çizgisi uzak değildir; çünkü uzaklık burada ölçü değil, alışkanlıktır. Rüzgâr sert estiğinde bile yabancı değildir, toprağa karışmış eski bir tanıdık gibidir. Mevsimler keskin geçer ama bu keskinlik rahatsız etmez; çünkü herkes bu döngüyü bilir ve kabul eder.
Yozgat’ın yüzeyinde görünen sakinlik, aslında derin bir geçmişin üzerini örter. Bu topraklar, farklı medeniyetlerin gelip geçtiği ama hiçbirinin tamamen silinmediği bir alan gibidir. Hititlerden Friglere, Romalılardan Osmanlı’ya uzanan bu çizgi, bugünün şehrinde sessizce yaşamaya devam eder.
Kerkenes Harabeleri gibi yerlerde dolaşırken, insan kendini bir geçmişin içinde yürüyormuş gibi hisseder. Ama bu geçmiş yüksek sesle konuşmaz; daha çok fısıltıyla var olur. Taşlar bile burada bağırmaz, sadece hatırlatır.
Yozgat’ta günler planlanmaz, yaşanır. Sabahın gelişi aceleyle karşılanmaz, öğlen telaşla geçirilmez, akşam da koşarak bitirilmez. Her şey kendi zamanını bulur.
Sokaklar büyük şehirlerin karmaşasından uzaktır. Bunun yerine küçük ama tanıdık detaylar vardır: bir kapının açılıp kapanışı, uzaktan gelen bir araç sesi, bir komşunun selamı… Bunların hepsi bir araya geldiğinde, şehrin gerçek ritmini oluşturur.
Bir şehri anlamanın en güçlü yollarından biri onun mutfağıdır. Yozgat mutfağı ise gösterişten uzak ama köklü bir geleneği temsil eder.
Testi kebabı, sabrın yemeğe dönüşmüş halidir. Saatlerce pişer, sonra bir anda ortaya çıkar ve sadece karın değil, hafıza da doyurur.
Arabaşı çorbası, özellikle kış gecelerinde bir araya gelmenin simgesidir. Paylaşılmadan anlam kazanmaz. Yufkasıyla, sohbetiyle birlikte bir kültür taşır.
Madımak yemeği, doğanın en sade halini sofraya getirir. Abartı yoktur ama doğallık vardır. Omaç, çiğdem pilavı ve yufka ekmeği de bu sadeliğin devamıdır.
Burada yemek, sadece bir ihtiyaç değil; birlikte olmanın başka bir biçimidir.
Yozgat’ta insanlar az konuşur ama çok şey ifade eder. Kelimeler burada her zaman yeterli değildir; bakışlar, suskunluklar ve küçük jestler daha çok şey anlatır.
Misafir geldiğinde sofranın büyümesi bir kural değil, doğal bir refleks gibidir. Çay, sohbetin devam etmesini sağlar. Komşuluk, hâlâ gerçek bir bağdır.
Göç bu şehrin gerçeğidir ama kopuş değildir. İnsanlar uzaklara gider, ama şehirden tamamen ayrılmaz. Çünkü Yozgat, bir şekilde hep geri çağırır.
Şehrin doğası ilk bakışta sade görünür ama zamanla derinleşir. Özellikle Yozgat Çamlığı, bu sade coğrafyanın içinde bir nefes alanı gibidir.
Mevsimler burada net yaşanır. Kış beyazdır, yaz sarı, bahar kısa ama canlı, sonbahar ise sessizdir. Her şey olması gerektiği gibidir, fazlası ya da eksiği yoktur.
Yozgat, kendini tanıtmaya çalışan bir şehir değildir. Onu anlamak için biraz yavaşlamak, biraz beklemek ve biraz da dinlemek gerekir. Çünkü burada her şey dışarıdan bakıldığında basit görünür ama içine girildiğinde derinleşir.
Bu şehir, yüksek sesle konuşmaz. Ama bir kez duyulduğunda unutulmaz.
İznik Gazetesi olarak bu sayfada, Anadolu’nun tam kalbinde duran bir şehrin yalnızca görüntüsünü değil, hissini aktarmaya çalıştık. Yozgat, büyük cümlelerle anlatılan bir yer değildir. Küçük ama kalıcı duyguların şehridir.
Ve belki de en doğru ifade şudur:
Bazı şehirler anlatılmaz… insanın içinde sessizce kalır.
