Bazen bir oyunu anlatmaya çalışmak, bir anıyı anlatmaya çalışmak gibidir; kelimeler yeterli gelir ama yine de eksik kalır, çünkü yaşadığın şey sadece gördüklerinden ibaret değildir, hissettiklerin de o deneyimin ayrılmaz bir parçasıdır. İşte Uncharted: Drake’s Fortune tam olarak böyle bir oyun; sadece bir macera sunmayan, aynı zamanda o maceranın içinde kaybolmanı isteyen, seni ekranın karşısında değil, doğrudan hikâyenin kalbinde konumlandıran bir başlangıç hikâyesi.
2007 yılına dönelim; oyun dünyası teknik olarak gelişiyordu ama anlatım konusunda hâlâ bazı sınırların içindeydi. İşte tam o noktada Naughty Dog öyle bir iş yaptı ki, sadece bir oyun çıkarmakla kalmadı, adeta oyunların nasıl anlatılması gerektiğine dair yeni bir kapı araladı. Çünkü bu oyun, oynayan kişiye sadece görevler veren bir yapıdan çok daha fazlasını vaat ediyordu; bir karakterle bağ kurmayı, onunla birlikte nefes almayı ve en önemlisi onunla birlikte risk almayı öğretiyordu.
Oyunu ilk açtığın anda karşına çıkan Nathan Drake, klasik anlamda bir kahraman değildir; o, kusurlarıyla var olan, zaman zaman panikleyen, çoğu zaman espriyle gerginliği dağıtan ama her şeye rağmen ilerlemeye devam eden bir insandır. Belki de bu yüzden bu kadar gerçek hissettirir. Onun peşinden giderken bir “oyuncu” gibi değil, bir yol arkadaşı gibi hissedersin kendini. Çünkü Drake’in hikâyesi, sadece bir hazine avcısının hikâyesi değildir; geçmişle, efsanelerle ve belki de en çok kendi içindeki boşlukla yüzleşen bir adamın hikâyesidir.
Bu yolculukta yalnız değildir Drake. Elena Fisher ile kurduğu bağ, oyunun duygusal omurgasını oluşturur. Elena sadece bir eşlikçi değil, aynı zamanda hikâyeye insanlık katan bir aynadır; Drake’in maceracı ruhunu dengeler, onu sorgular ve gerektiğinde ona karşı durur. Öte yandan Victor Sullivan ise gri bir karakter olarak hikâyeye derinlik katar; dostluk ile çıkar arasındaki o ince çizgide yürüyen Sullivan, oyuncuya sürekli şu soruyu sordurur: “Gerçekten kime güvenebilirsin?”
Oyunun geçtiği mekânlar ise başlı başına bir karakter gibidir. Tropikal ormanların yoğunluğu, terk edilmiş kalıntıların sessizliği ve zamanın unuttuğu gibi görünen yapılar… Bunların her biri, sana sadece görsel bir deneyim sunmaz; aynı zamanda bir atmosfer yaratır. O atmosferin içinde yürürken, her köşede bir şey olacakmış hissi seni asla terk etmez. Ve işte tam da bu noktada oyun, seni sadece keşfe değil, tedirginliğe de davet eder.
Başlangıçta her şey klasik bir hazine avı gibi görünür; kayıp bir şehir, peşinde koşulan bir efsane ve çözülmesi gereken bulmacalar… Ancak ilerledikçe fark edersin ki bu hikâye, yüzeyde göründüğünden çok daha karanlık bir yere doğru ilerlemektedir. El Dorado’nun ardındaki gerçek, sadece altın ve zenginlikten ibaret değildir; aksine, insanın açgözlülüğünün ve bilinmeyene duyduğu saplantının ne kadar tehlikeli olabileceğini gözler önüne serer. O an, oyun sana sadece bir macera sunmadığını, aynı zamanda bir uyarıda bulunduğunu hissettirir.
Oynanış tarafında ise Uncharted: Drake’s Fortune, dönemi için oldukça yenilikçi bir yapı sunar. Tırmanış mekanikleri akıcıdır, çatışmalar dinamiktir ve bulmacalar oyuncuyu oyunun temposundan koparmadan düşünmeye zorlar. Evet, bugün dönüp baktığımızda bazı tekrar eden düşman karşılaşmaları ya da zaman zaman sertleşen mekanikler eleştirilebilir, ancak bunlar oyunun genel deneyimini zedelemekten çok, onun “ham” ve samimi yapısının bir parçası gibi kalır.
Belki de bu oyunu özel kılan şey tam olarak budur; kusurlarıyla birlikte hatırlanması. Çünkü o kusurlar, onun gerçekliğini artırır. Mükemmel olmaya çalışmayan ama unutulmaz olmayı başaran bir deneyim sunar.
Yıllar içinde seri büyüdü, gelişti ve teknik olarak çok daha ileri noktalara ulaştı. Uncharted 2: Among Thieves gibi devam oyunları, bu temelin üzerine daha görkemli yapılar inşa etti. Ancak ne olursa olsun, ilk adımın yeri her zaman ayrıdır. Çünkü ilk adım, seni bilinmeyenle tanıştırır; neyle karşılaşacağını bilmeden ilerlediğin o anlar, en saf heyecanı barındırır.
Bugün geriye dönüp baktığımda, bu oyunu bir “oyun” olarak hatırlamıyorum. Daha çok bir his olarak kalmış bende. O ilk keşif duygusu, o bilinmezliğin verdiği heyecan ve en önemlisi, bir karakterle kurduğum o bağ… Hepsi bir araya gelip zihnimde silinmesi zor bir iz bırakmış.
İznik Gazetesi olarak sözümüzü şöyle bitirelim:
Bazı maceralar haritalarda yer almaz. Bazı hazineler sandıklarda bulunmaz. Ve bazı oyunlar… sadece oynanmaz, yıllar sonra bile içinde yaşamaya devam eder. Uncharted: Drake’s Fortune işte tam olarak böyle bir hatıradır; unutulmaz, eksik bırakan ve her hatırlandığında yeniden yaşanan bir yolculuk.
