CEYDA PİRALİ: MÜZİĞİN FARKLI DÜNYALARINDA BİR BESTECİ

0

 

İznik Gazetesi’nde sanatçıların kariyerlerini, yaptıkları işleri ve müzik dünyasındaki yolculuklarını konuşmaya devam ediyoruz. Bu kez konuğumuz, yıllardır farklı alanlarda üreten; film ve dizi müziklerinden albüm çalışmalarına, bestecilikten aranjörlüğe kadar müziğin pek çok farklı noktasında imzası bulunan Ceyda Pirali.
İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda aldığı piyano eğitimiyle başlayan müzik yolculuğunu Berklee College of Music ve İTÜ MİAM’da edindiği birikimle geliştiren Pirali, yıllar içinde kendine farklı üretim alanları açmış bir müzisyen. Aria ile gerçekleştirdiği çalışmalar, kurduğu JW Müzik Stüdyosu, Piatango projesi, “ADA” senfonisi ve kendi müzikal dünyasını yansıttığı “Karma” albümü, bu yolculuğun dikkat çeken durakları arasında.
Benim için bir sanatçıyı tanımak, yalnızca hangi projelerde yer aldığını öğrenmekten ibaret değil. O çalışmaların nasıl ortaya çıktığını, sanatçının kararlarını nelerin etkilediğini ve yıllar içinde müziğe bakışının nasıl değiştiğini de anlamak önemli. Bu nedenle Ceyda Pirali ile sohbetimizde biraz geçmişe gidecek, üretim sürecinin perde arkasını konuşacak ve önümüzdeki dönemde hayata geçirmek istediği projeleri de öğreneceğiz.
Ceyda Hanım, İznik Gazetesi’ne hoş geldiniz. Sizi daha yakından tanımak ve müzik yolculuğunuzu kendi anlatımınızla okurlarımıza aktarmak benim için çok güzel olacak.

İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda başlayan müzik eğitiminizi Berklee College of Music ve İTÜ MİAM’da sürdürdünüz. Bugün geriye baktığınızda, aldığınız eğitimlerin müzikal kimliğinize en büyük katkısı ne oldu? Sizi bugünkü Ceyda Pirali yapan en önemli dönüm noktası hangisiydi?

Aslında beni bugünkü müzisyen yapan tek bir eğitim ya da tek bir dönüm noktası olduğunu düşünmüyorum. Konservatuvar bana müziğin disiplinini, piyanoyla kurduğum ilişkiyi ve sağlam bir temel kazandırdı. Sonrasında farklı eğitimler ve özellikle film müziği alanına yönelmem, müziğe sadece icracı olarak değil, besteci ve prodüktör olarak da bakmamı sağladı.
Ama belki de en önemli kırılma noktası, müziğin tek bir alanına ait olmak zorunda olmadığımı fark etmemdi. Ben hiçbir zaman yalnızca piyanist, yalnızca besteci ya da yalnızca aranjör olamadım. Farklı müzik türleri ve farklı disiplinler arasında dolaşmayı seviyorum. Bugün müzikal kimliğimin temelinde de sanırım bu merak var.

Konservatuvar eğitiminizin ardından İşletme alanında da eğitim aldınız. Sanatın yaratıcı tarafıyla iş dünyasının gerçekleri arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz? Bu iki farklı alanın birbirini tamamladığını düşünüyor musunuz?

Kesinlikle tamamlıyorlar. Hatta bugün baktığımda bir müzisyenin yalnızca iyi müzik yapmasının çoğu zaman yeterli olmadığını düşünüyorum. Yaptığınız işi anlatmanız, bütçesini oluşturmanız, bir projeyi yönetmeniz ve sürdürülebilir hâle getirmeniz gerekiyor.
Tabii yaratıcı tarafımla işletmeci tarafım zaman zaman kavga ediyor. Bir taraf “Bunu yapmalıyız, çok güzel olacak” derken diğer taraf “Peki bunun bütçesi ne, nasıl hayata geçecek?” diye soruyor. Ama yıllar içinde bu ikisinin birbirinin düşmanı olmadığını öğrendim. Tam tersine, doğru bir denge kurulduğunda yaratıcılığın hayata geçmesini sağlayan şey biraz da o organizasyon becerisi oluyor.

1999 yılında Aria ile başlayan film, dizi ve reklam müzikleri çalışmalarınız kariyerinizin önemli bir bölümünü oluşturuyor. Farklı projelerde çalışırken kendi müzikal tarzınızı korumakla yapımın ihtiyaçlarına uyum sağlamak arasında nasıl bir yol izliyorsunuz?

Film müziğinde egoyu biraz kapının dışında bırakmak gerekiyor. Çünkü orada müzik tek başına başrol değil; bir hikâyenin parçası.
Besteci olarak elbette kendi müzikal dilinizi taşıyorsunuz ama asıl soru “Ben ne yapmak istiyorum?” değil, “Bu sahnenin neye ihtiyacı var?” olmalı. Bazen çok güzel olduğunu düşündüğünüz bir müzik yazıyorsunuz ama sahneye hizmet etmiyorsa o müzik yanlıştır.
Benim için iyi film müziği, kendini sürekli göstermeye çalışan müzik değil; görüntüyle birlikte çalışıp izleyicinin duygusunu fark ettirmeden yönlendirebilen müziktir.

Film müziği bestelemek, yalnızca güzel bir melodi ortaya çıkarmaktan çok daha fazlasını gerektiriyor. Bir sahnenin duygusunu müzikle güçlendirmek ya da müziği geri planda tutmak gerektiğine nasıl karar veriyorsunuz? Bir sahne için hazırladığınız müziğin sonradan tamamen değiştirildiği oldu mu?

Tabii ki oldu. Hatta film müziğinin doğasında bu var.
Bazen sahneyi ilk izlediğinizde çok yoğun bir müzik gerektiğini düşünüyorsunuz. Sonra görüntüyle bir araya getirdiğinizde fark ediyorsunuz ki müzik sahnenin önüne geçmiş. Bazen de tam tersi oluyor; birkaç nota, hatta bazen sessizlik, büyük bir orkestradan çok daha etkili olabiliyor.
Yıllar içinde öğrendiğim en önemli şeylerden biri her boşluğu müzikle doldurmamak oldu. Sessizlik de aslında müziğin bir parçası.

2005 yılında JW Müzik Stüdyosu’nu kurdunuz. Kendi stüdyonuzu oluşturmak size nasıl bir özgürlük kazandırdı? Aynı zamanda bir stüdyoyu yönetmenin getirdiği sorumluluklar, müziğe ayırdığınız zamanı ve çalışma biçiminizi değiştirdi mi?

Kendi stüdyomun olması çok büyük bir özgürlüktü çünkü fikirle uygulama arasındaki mesafeyi kısalttı. Bir fikir geldiğinde onu hemen kaydedebilmek, düzenlemek, farklı müzisyenlerle çalışabilmek çok değerliydi.
Ama stüdyo sahibi olmak romantik olarak sadece “bütün gün müzik yapmak” anlamına gelmiyor. Teknik problemler, bütçeler, müşteriler, takvimler, organizasyon… Bir noktada müzisyen olmanın yanında işletmeci de oluyorsunuz.
Bunun bazen yaratıcı zamandan çaldığı doğru. Ama diğer taraftan prodüksiyonun bütününü görmeyi öğreniyorsunuz. Bugün bir esere yalnızca besteci olarak değil, ortaya çıkacak nihai kayıt açısından da bakabiliyorsam bunda stüdyo deneyiminin büyük payı var.

Bestecilik, aranjörlük ve müzik prodüksiyonu gibi farklı alanlarda çalışıyorsunuz. Bir eserin hem yaratıcısı hem de üretim sürecinin farklı aşamalarında görev alan kişisi olmak avantaj mı, yoksa insanın kendi işine dışarıdan bakmasını zorlaştıran bir durum mu?

Hem avantaj hem tehlike.
Avantajı şu: Kafanızdaki dünyayı başından sonuna kadar kontrol edebiliyorsunuz. Besteden orkestrasyona, kayıttan sound’a kadar bütün resmi görebiliyorsunuz.
Tehlikesi ise kendi yaptığınız işe fazla yaklaşmak. Bir noktadan sonra neyin gerçekten iyi olduğunu, neyin sadece alıştığınız için size iyi geldiğini ayırt etmek zorlaşabiliyor.
Bu yüzden güvendiğim müzisyenlerin fikrini önemserim. Bazen bir başkasının söylediği tek bir cümle, saatlerdir çözemediğiniz bir şeyi çözebiliyor.

2007 yılında İmaj Stüdyoları’nda Walt Disney müzik direktörü olarak görev yaptınız. Bu deneyimin size mesleki açıdan neler kazandırdığını anlatır mısınız? Uluslararası bir yapım anlayışıyla çalışmak, müziğe ve prodüksiyona bakışınızı değiştirdi mi?

En önemli kazanımım standart kavramı oldu. Büyük uluslararası yapılarda yaratıcılık kadar süreç yönetiminin, teknik kalitenin, zamanlamanın ve detayların da ne kadar önemli olduğunu görüyorsunuz.
Müzik çok duygusal bir alan ama profesyonel prodüksiyon son derece sistematik ilerliyor. Bu deneyim bana “ilham gelmesini beklemek” yerine, belirli bir zamanda belirli bir kaliteyi üretebilmenin de mesleğin önemli bir parçası olduğunu öğretti.

“İçinden İstanbul Geçen Şarkılar” projesi ve farklı orkestrasyon çalışmalarınız, müzikal üretiminizin başka bir yönünü ortaya koyuyor. İstanbul’un kültürel çeşitliliği ve müzikal hafızası bestelerinize nasıl yansıyor? Bu şehir sizin için daha çok bir ilham kaynağı mı, yoksa anlatmak istediğiniz bir hikâye mi?

İkisi de. İstanbul zaten tek bir duyguyla anlatılabilecek bir şehir değil. Çok güzel, çok yorucu, çok romantik, çok kaotik… Bütün bunları aynı anda barındırıyor.
Benim müziğimde de farklı dünyaların yan yana gelmesi biraz buradan geliyor olabilir. Batı müziği eğitimi almış bir müzisyenim ama yaşadığım coğrafyanın melodileri, ritimleri ve hafızası doğal olarak kulağımın içinde.
İstanbul benim için dekor olmaktan çok bir karakter gibi. Bazen sevdiğiniz, bazen kaçmak istediğiniz ama hayatınızdan çıkaramadığınız bir karakter.

2018 yılında Almanya’daki Hochsauerlandkreis Orkestrası için bestelediğiniz “ADA” adlı senfonik eserinizin dünya prömiyeri gerçekleştirildi. Bir eserinizi ilk kez bir orkestradan dinlemek nasıl bir duyguydu? Eserin ortaya çıkış sürecinde sizi en çok zorlayan bölüm ne oldu?

Bestecilikte çok ilginç bir an vardır: Müziği uzun süre kafanızın içinde, piyanoda ya da bilgisayarda duyarsınız. Sonra bir gün karşınızda onlarca müzisyen oturur ve o ses gerçekten fiziksel olarak ortaya çıkar.
“ADA”da benim için en etkileyici taraf buydu. Yazdığım notaların gerçek bir orkestranın nefesiyle başka bir şeye dönüşmesini duymak çok güçlü bir deneyimdi.
Senfonik müzik aynı zamanda besteciyi çok çıplak bırakıyor. Çünkü orkestrada her kararınız duyuluyor. Orkestrasyon, denge, register, dinamik… Dolayısıyla hem heyecan verici hem de çok öğretici bir süreçti.

“ADA”da Türk ve Batı müziği unsurlarını bir araya getirdiniz. Farklı müzik kültürlerini buluştururken özgünlüğü korumak sizce ne kadar zor? Bir eserin yalnızca farklı türleri yan yana getirmekten öteye geçip kendine ait bir müzikal kimlik kazanmasını sağlayan şey nedir?

Bence mesele farklı türleri yan yana koymak değil. Türk müziğinden bir motif alıp altına Batılı bir armoni koyduğunuzda otomatik olarak yeni bir müzikal dil yaratmış olmuyorsunuz.
Önemli olan bunların bestecinin içinde gerçekten birbirine karışmış olması.
Ben zaten hayatım boyunca farklı müzik dünyalarının arasında yaşadım. Dolayısıyla bunları bir araya getirmek benim için teorik bir karar olmaktan çok doğal bir refleks. Özgünlük de bence tam burada başlıyor: “Farklı olayım” diye uğraşmak yerine gerçekten duyduğunuz şeyi yazdığınızda.

Piatango projesi ve “Yeni Aşk” albümü, film müzikleri ve senfonik çalışmalarınızdan farklı bir müzikal alanı temsil ediyor. Bu projede sizi cezbeden neydi? Farklı türlerde müzik üretmek, besteci olarak kendinizi yeniden keşfetmenizi sağlıyor mu?

Kesinlikle. Zaten aynı şeyi sürekli yaparsam çok çabuk sıkılan biriyim.
Tango beni özellikle ritmik yapısı, dramatik tarafı ve armonik dünyası nedeniyle çok etkiliyor. Ama beni ilgilendiren hiçbir zaman bir müzik türünü birebir tekrar etmek olmadı. Onu kendi müzikal geçmişimle karşılaştırmak, biraz bozmak, başka bir yere taşımak daha heyecan verici.
Farklı türlerle uğraşmak müzisyeni konfor alanından çıkarıyor. Bence gelişim de çoğu zaman tam orada başlıyor.

2019 yılında yayımlanan “Karma” albümünüz, kariyerinizde özel bir yere sahip. Bu albümün ortaya çıkış hikâyesini anlatır mısınız? Parçalar baştan itibaren ortak bir bütün oluşturacak şekilde mi tasarlandı, yoksa zaman içinde mi aynı hikâyenin parçalarına dönüştü?

“Karma” aslında isminde de olduğu gibi farklı dönemlerin, duyguların ve müzikal dünyaların bir araya gelmesinden oluştu.
Baştan oturup “şöyle bir konsept albüm yapacağım” diye yola çıkmadım. Parçalar zaman içinde oluştu ve bir noktada onların aslında benim müzikal kimliğimin farklı taraflarını anlattığını fark ettim.
Ben zaten müzikte kategorilere çok bağlı bir insan değilim. Cazdan etkilenebilirim, klasik müzikten gelebilirim, elektronik bir sound ilgimi çekebilir, bir halk müziği melodisi beni başka yere götürebilir. “Karma” biraz bunun fotoğrafı oldu.

“Karma”da “Göç”, “Yarım Aşk”, “Sükûn” ve “Edirne Blues” gibi farklı çağrışımlara sahip eserler bulunuyor. Albümde sizi kişisel olarak en fazla etkileyen parça hangisi? Dinleyicinin bu çalışmadan ayrılırken yanında hangi duyguyu veya düşünceyi götürmesini istersiniz?

Bunu tek bir parçayla sınırlamak benim için zor çünkü her parçanın hayatımdaki karşılığı farklı.
Ama dinleyicinin albümü bitirdiğinde belirli bir mesaj almasını istemekten çok, kendine ait bir duygu bulmasını isterim. Müzikte beni en çok etkileyen şeylerden biri bu zaten: Ben bir parçayı belirli bir duyguyla yazıyorum ama dinleyen insan onu tamamen başka bir anısıyla eşleştirebiliyor.
O noktadan sonra eser biraz besteciden çıkıp dinleyicinin oluyor.

“Karma”da kendi bestelerinizin yanı sıra Cengiz Onural’a ait “Giderim Bu Diyardan” eserini de yorumladınız. Başka bir bestecinin eserini kendi müzikal dilinizle yeniden ele alırken nelere dikkat ediyorsunuz?

Önce eserin neden güzel olduğunu anlamaya çalışıyorum. Çünkü iyi bir eseri yeniden düzenlerken en büyük hata, düzenlemeyi göstermek uğruna eserin özünü kaybetmek olabilir.
Benim için aranjman “Bakın ben burada ne yaptım” demek değil. Eserin içinde zaten var olan ama belki başka türlü duyulabilecek bir şeyi ortaya çıkarmak.
Cengiz Onural’ın müziğinin çok güçlü bir duygusal dünyası var. Dolayısıyla kendi müzikal dilimi eklerken o dünyanın samimiyetini kaybetmemek önemliydi.

Kariyeriniz boyunca farklı müzisyenlerle çalıştınız. Birlikte üretirken müzikal açıdan farklı düşündüğünüz durumlarla karşılaştığınızda nasıl bir yol izliyorsunuz?

Eskiden kendi fikrime daha fazla tutunduğum zamanlar olmuştur. Şimdi çok daha fazla dinliyorum.
Çünkü müzik kolektif üretimde gerçekten değişiyor. Özellikle iyi müzisyenlerle çalışıyorsanız, onların enstrümanlarıyla kurdukları ilişki sizin yazdığınız notanın ötesinde bir şey katabiliyor.
Ama her öneriyi de kabul etmem. Sonuçta eserin bir yönü ve kimliği olmalı. Benim için önemli olan fikrin kimden geldiği değil, müziği gerçekten daha iyi hale getirip getirmediği.

Film ve dizi müziklerinden bağımsız albümlere, reklam projelerinden senfonik eserlere kadar geniş bir çalışma alanınız var. Bu kadar farklı üretim arasında sizi en çok zorlayan şey ne oldu? Bugün yeniden kariyerinizin başına dönseniz kendinize hangi konuda farklı bir yol çizmenizi tavsiye ederdiniz?

Sanırım en zor taraf, çok farklı şeylere ilgi duymanın zaman zaman odağı dağıtabilmesi.
Uzun yıllar bunu bir dezavantaj gibi gördüm. “Bir alanda uzmanlaşmalı, tek bir kimlikle ilerlemeliyim” diye düşündüğüm dönemler oldu. Şimdi ise bunun benim müzikal
karakterimin bir parçası olduğunu kabul ediyorum.
Ama bugünkü aklımla genç halime bir şey söyleyecek olsam, daha cesur ve daha istikrarlı olmasını söylerdim. Mükemmel zamanı, mükemmel projeyi ya da kendini tamamen hazır hissetmeyi beklememesini…
Çünkü müzikte bazı şeyler ancak yaparken öğreniliyor.

Günümüzde dijital platformlar ve yapay zekâ destekli araçlar müzik üretimini hızla değiştiriyor. Sizce bu teknolojiler besteciler için yeni imkânlar mı sunuyor, yoksa müzikal özgünlük açısından bazı riskleri de beraberinde mi getiriyor? Gelecekte bir besteciyi diğerlerinden ayıracak en önemli özellik ne olacak?

Bence ikisi de.
Teknolojiye karşı durmanın çok anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Ben zaten müzik teknolojileriyle çalışan ve yeni araçları merak eden biriyim. Yapay zekâ da doğru kullanıldığında fikir geliştirme, deneme yapma ve prodüksiyon süreçlerini hızlandırma açısından inanılmaz olanaklar sunuyor.
Ama burada ciddi bir tehlike de görüyorum: Üretmenin kolaylaşması, özgün fikir üretmenin kolaylaştığı anlamına gelmiyor.
Yakın gelecekte teknik olarak “iyi” müzik üretmek çok daha kolay olacak. Dolayısıyla bestecileri birbirinden ayıran şey kullandıkları yazılım ya da sahip oldukları ekipman değil; ne anlatmak istedikleri olacak.
Bence geleceğin en değerli şeyi kusursuzluk değil, kimlik.

CEREN HOCAOĞLU İLE ORTAK PROJE

Ceren Hocaoğlu ile birlikte gerçekleştirdiğiniz projeden de söz etmek isterim. Bu iş birliği nasıl ortaya çıktı? İlk adımı kim attı ve sizi aynı müzikal çalışma etrafında buluşturan düşünce neydi?

Aslında bizi bir araya getiren kişi ortak arkadaşımız, fotoğraf sanatçısı Arzu Dedeoğlu oldu. Arzu, Ceren’in fotoğraflarını çekerken ona benden, bana da Ceren’den bahsetmiş. Yani tanışmamıza vesile olan kişi Arzu’ydu.
Daha sonra Ceren konserime geldi. Ben de onun şarkılarını ve sesini daha yakından dinleme fırsatı buldum. Sesini ve yorumunu çok beğendim ve üzerinde çalıştığım albüm projesinde onun da yer almasını istedim.
İyi ki de istemişim. Şarkıyı sadece seslendirmekle kalmadı, gerçekten sahiplendi ve kendi yorumunu kattı. Ortaya benim de çok sevdiğim, çok güzel bir iş çıktı. Kendisine de buradan bir kez daha teşekkür etmek isterim.

Ceren Hocaoğlu ile çalışırken onun müzikal yaklaşımıyla sizin bestecilik ve düzenleme anlayışınız nasıl bir araya geldi? Projenin başlangıcında düşündüğünüzden farklı bir noktaya ulaştığınız, çalışma sırasında sizi şaşırtan bir gelişme yaşandı mı?

Birlikte üretmenin en güzel tarafı, iki kişinin başlangıçta kafasında olan şeyden üçüncü ve bambaşka bir şeyin ortaya çıkabilmesi.
Ben iş birliklerinde herkesin aynı düşünmesini gerekli bulmuyorum. Hatta farklı bakış açılarını seviyorum. Çünkü karşınızdaki müzisyen sizi kendi başınıza doğal olarak gitmeyeceğiniz bir yere götürebiliyor.
Ceren de şarkıya yalnızca vokalist olarak yaklaşmadı; parçayı gerçekten sahiplendi. Benim besteci ve aranjör olarak kurduğum dünyaya kendi yorumunu ve duygusunu ekledi. Bu da şarkıyı başlangıçta düşündüğüm yerden başka, bence daha güçlü bir noktaya taşıdı. Zaten iyi bir iş birliğinin en güzel tarafı da bu: Sonucun sizi de şaşırtabilmesi.

Hem kendi çalışmalarınız hem de farklı sanatçılarla gerçekleştirdiğiniz iş birlikleri açısından önümüzdeki dönemde neler planlıyorsunuz? Ceren Hocaoğlu ile yaptığınız projenin devam etmesini ister misiniz? Bir de sizi dinleyenler için henüz gerçekleştirmediğiniz ama mutlaka hayata geçirmek istediğiniz bir müzikal hayaliniz var mı?

Şu anda beni en çok heyecanlandıran şey yeniden üretimi ve sahneyi hayatımın merkezine almak.
Bestecilik, aranjörlük ve prodüksiyona devam ederken farklı disiplinleri bir araya getiren projeler yapmak istiyorum. Elektronik müzikle akustik enstrümanları, cazı, dünya müziklerini ve senfonik düşünceyi bir araya getiren işler özellikle ilgimi çekiyor.
Ceren’le yaptığımız iş birliğinin de devam etmesini elbette isterim. Birlikte çalışırken müzikal olarak birbirimizi besleyebildiğimizi düşünüyorum. Bir proje bittiğinde insanda “Bunun devamında ne yapabiliriz?” duygusu bırakıyorsa bence doğru bir buluşma gerçekleşmiş demektir.
Aynı zamanda yıllar içinde edindiğim film müziği ve prodüksiyon deneyimini genç müzisyenlerle paylaşmak, eğitim ve atölye çalışmalarını geliştirmek de istiyorum.
Müzikal olarak hâlâ gerçekleştirmek istediğim en önemli şeylerden biri ise bütün bu farklı kimliklerimi tek bir projede gerçekten buluşturabilmek. Piyanist, besteci, aranjör ve prodüktör tarafımın birbirinden ayrılmadığı; sahnesi, görsel dünyası ve müziğiyle baştan sona bana ait büyük ölçekli bir proje yapmak istiyorum.
Sanırım bugün geldiğim noktada kendimi tek bir müzik türüyle tanımlamak yerine şunu söylemek bana daha doğru geliyor:
Benim için müzik, farklı dünyalar arasında dolaşmanın bir yolu. Ve galiba hâlâ en çok, daha önce gitmediğim yere gitmek ilgimi çekiyor.

Ceyda Pirali ile müziğin farklı alanlarına uzanan kariyerini, bestelerinin arkasındaki düşünceleri ve yıllar içinde edindiği deneyimleri konuştuk. Film ve dizi müziklerinden “ADA” senfonisine, Piatango’dan “Karma” albümüne kadar uzanan bu yolculuk, müziğin tek bir alana sığmayacak kadar geniş bir ifade biçimi olduğunu bir kez daha gösteriyor.
Bir sanatçının ortaya koyduğu eseri dinlemek güzel; o eserin nasıl doğduğunu, hangi düşüncelerden beslendiğini ve arkasında nasıl bir emek bulunduğunu öğrenmek ise dinleyiciyle sanatçı arasında başka bir bağ kuruyor. Ceyda Pirali’nin anlattıklarıyla bu bağı biraz daha yakından kurma fırsatı bulduğumu düşünüyorum.
Sorularımızı içtenlikle yanıtladığı, deneyimlerini ve müziğe bakışını bizlerle paylaştığı için Ceyda Pirali’ye teşekkür ediyorum. Kendisine bundan sonraki çalışmalarında başarılar diliyorum. Yeni projelerini ve müzik yolculuğunda atacağı adımları takip etmeye devam edeceğiz.
İznik Gazetesi’nde sanatçıların emeklerini, kariyerlerini ve üretimlerinin arkasındaki hikâyeleri konuşmayı sürdüreceğiz. Bir sonraki söyleşide yeniden buluşmak üzere, sanatla ve müzikle kalın.

Leave A Reply

Your email address will not be published.